Hindistan'dan Ayıntab'a Kültürel Bir Miras: PEÇİÇ

Peçiç'in Gelişi
Hindistan'dan Ayıntab'a kültürel bir miras olan peçiç oyunun topraklarımıza geliş tarihi pek bilinmemektedir ancak M.Ö. 6. yüzyılda İpek Yolu aracılığı ile geldiği tahmin edilmektedir. Gelişinin ardından tüm yöremizde bilinmesne rağmen Kahramanmaraş, Gaziantep(Ayıntap) ve Kilis yöresinde daha büyük bir öneme sahipti.

Babül İmparatorluğu ve Peçiç
Babül İmparatoru Ekber Şah'ın bu oyuna karşı bir zaafı olduğu bilinmekteydi. Muazzam denilebilecek bir saray yaptırıp başkent yaptığı Fatehpur Sikri'de ki sarayının avlusunda devasa boyutta bir peçiç oyunu yaptırmıştır. Hareminde bulunan cariyeleri ise canlı piyon olarak oynatmıştır.

Nereden Geldi Bu İsim?
Peçiç oyununun isminin kökeni Hindistan'a dayanmaktadır ve Hintçe yirmi beş anlamına gelen "pachis" kelimesinden gelmektedir. Lakin oyunun diğer ülkelerde farklı isimleride vardır. Örneğin; Suriye’ de Barjis Levantta, İspanya’ da Parchis, Kolombiya’ da Porques isimleriyle bilinmektedir. Oyunun ismi Dede Korkut Destanı'nın "Türkmenisten Boyları" isimli destanında da geçmektedir. Aynı zamanda Reşat Nuri GÜNTEKİN'de eserinde bu isimden bahsetmiştir.

Peçiç Tarihine Genel Bakış
-
Oyun bazı yörelerde Hint tavlası olarakta bilinmekteydi.
-
Bu oyunun, Kore’de kurulan eski krallık Baekje aracılığıyla Kore masa oyunu Yunnori’nin gelişmesine yol açtığı düşünülmektedir.
-
Osmanlı zamanında Yeniçerilerinde peçiç oynadığı rivayet edilmektedir.
-
Hindistan’ın en önemli destanlarından biri olan eski Mahabharata metninde “Paşa” adı altında anlatılmaktadır.
-
Oyunu oynamak için kullanılan deniz kabuklarına Anadolu'da "it boncuğu" da denilmekteydi.
-
Eski Çin'de bu kabukların şans getirdiğine inanılırdı.
-
Ülkemizin bir çok yöresinde bilinen oyun Osmanlı zamanında genellikle Gaziantep, Kahramanmaraş, Kilis yörelerinde oynanmıştır.

KAYIP OYUNUN YANKISI
Mehmet, Gaziantep’in eski mahallelerinden birinde, taş sokakların yaz sıcağında bile serin kaldığı dar bir çıkmazda yaşıyordu. Mahalledeki evlerin çoğu birbirine bitişikti; pencerelerden sarkan çiçekler, sabahları yayılan kahve kokusu ve uzaktan gelen bakırcı çekiçlerinin sesi, sokağın her gün aynı şekilde uyanmasını sağlardı. Ama Mehmet için bu mahalle bazen fazla sessizdi. Eskiden sokakta oynayan çocuklar azalmış, çoğu insan günlerini evlerinde geçirmeye başlamıştı. Mehmet’in babası sabah erkenden işe gider, annesi ise gün boyu ev işleriyle uğraşırdı. Mehmet’in çok arkadaşı yoktu. Çoğu zaman tek başına dolaşır, eski taş duvarların arasında hayaller kurardı. En sevdiği şey ise dedesinden kalan eski eşyaları karıştırmaktı. Ona göre eski eşyaların içinde gizlenmiş hikâyeler vardı. Her paslı anahtar başka bir kapıyı, her sararmış fotoğraf unutulmuş bir zamanı saklıyordu.
Bir yaz günü, dışarıdaki sıcak dayanılmaz hale gelince Mehmet evin serin kilerine indi. Kiler loştu; tavandan sarkan tek ampul hafifçe sallanıyor, duvarlarda gölgeler oluşturuyordu. Raflarda bakır tabaklar, eski kavanozlar ve yıllardır dokunulmamış sandıklar vardı. Mehmet merakla etrafı karıştırırken köşede üstü tozlu bir bez dikkatini çekti. Bezi kaldırdığında altından küçük, renkli taşlar çıktı. Taşlar sıradan değildi. Kırmızı, yeşil, sarı ve lacivert renklerdeydiler. Bazılarının üzerinde yıldız şekilleri, bazılarında ince çizgiler ve eski motifler vardı. Mehmet taşları eline aldığında soğuk olduklarını fark etti. Sanki uzun zamandır birilerini bekliyorlardı.
Yanında ayrıca katlanmış, eskimiş bir kumaş vardı. Kumaşın üzerinde kareler ve yollar çizilmişti. Mehmet bunun bir oyun olduğunu anladı ama nasıl oynandığını bilmiyordu. Taşları alıp dışarı çıktı. Mahallenin kapısının önüne oturdu ve kendi kendine kurallar uydurarak taşları atmaya başladı.Tam o sırada sokaktan top koşturarak geçen Kerem onu fark etti.
“Ne oynuyorsun sen?” diye sordu nefes nefese.
“Bilmiyorum,” dedi Mehmet gülerek. “Ama güzel bir şeye benziyor.”
Kerem hemen yanına çömeldi. İkisi birlikte taşları dizmeye başladılar. Bazen taşları yarıştırıyorlar, bazen motiflerine göre puan veriyorlardı. Çocuk kahkahaları uzun zamandır sessiz kalan sokakta yankılanmaya başlamıştı. Derken eski ahşap kapılardan biri gıcırdayarak açıldı. Kapının ardından bastonuna yaslanan yaşlı bir adam çıktı. Üzerinde açık renk bir yelek vardı. Gözleri çocukların önündeki taşlara takıldı. Bir süre sessizce baktı. Sonra hafifçe gülümsedi.
“Evlatlar,” dedi yavaş bir sesle, “o oyun öyle oynanmaz.”
Mehmet ve Kerem şaşkınlıkla birbirlerine baktılar.“Sen biliyor musun amca?” diye sordu Kerem.
Yaşlı adam bastonunu kenara bıraktı ve ağır hareketlerle yanlarına oturdu.
“Bilmez olur muyum?” dedi. “Biz çocukken bütün mahalle bunu oynardı. Adı peçiçtir.”
Mehmet dikkatle dinlemeye başladı. Yaşlı adam taşları eline aldı; sanki yıllardır görmediği eski dostlarına dokunuyordu.
“Bu taşlar yalnızca oyun taşı değildir,” dedi. “Her biri bir sohbetin, bir kahkahanın, bir anının parçasıdır.” Sonra kumaşı yere düzgünce serdi. Taşları belirli yerlere dizdi ve oyunun kurallarını anlatmaya başladı. Çocuklar büyük bir heyecanla dinliyordu. Oyun ilerledikçe yaşlı adam kendi çocukluğunu anlatmaya başladı.
“Eskiden yaz akşamlarında herkes kapısının önüne çıkardı,” dedi. “Büyükler çay
içer, çocuklar peçiç oynardı. Kimi zaman gaz lambası yakılır, kimi zaman ay ışığında
oyuna devam edilirdi. Kazanan değil, birlikte oynayan önemliydi.”
Tam o sırada karşı balkondan başka bir ses duyuldu.“Hasan abi… hâlâ öğretiyor musun şu oyunu?”
Konuşan kişi beyaz bıyıklı başka bir yaşlı adamdı. Gülümseyerek aşağı indi ve
çocukların yanına geldi.
“Ben de oynardım bunu,” dedi. “Hatta dedenle çok kapışmışlığımız vardır.”
Mehmet şaşırdı. “Dedemi tanıyor muydun?”
“Tanımaz olur muyum?” dedi adam. “Bu taşlar belki de ona aitti.”
Mehmet taşlara tekrar baktı. Bir anda oyun başka bir anlam kazandı. Sanki dedesinden kalan sessiz bir hatıra, yıllar sonra yeniden konuşmaya başlamıştı. O günden sonra her akşam aynı saatte sokakta buluşmaya başladılar. Hasan amca kuralları öğretiyor, diğer amca eski mahalle hikâyeleri anlatıyordu. Çocuklar ise heyecanla oyunu öğreniyordu. Zamanla mahalledeki başka insanlar da onları izlemeye başladı. Önce pencereler açıldı. Sonra kapı önlerine sandalyeler çıktı. Bir teyze çocuklara limonata getirdi. Başka biri çekirdek getirdi. Sessiz sokak yavaş yavaş yeniden yaşamaya başladı. Bir akşam Hasan amca oyunu bırakıp etrafa baktı.
“Sokak eskisi gibi oldu,” dedi gözleri dolarak.
Gerçekten de öyleydi. Eskiden sessiz olan mahallede artık kahkahalar yükseliyordu. Çocuklar koşuyor, büyükler sohbet ediyor, herkes birbirini yeniden tanıyordu. Mehmet ise her gece taşları toplarken aynı şeyi düşünüyordu:
Bazen eski bir oyunun içinde yalnızca kurallar değil, unutulmuş insanlar da saklıydı. Ve bazen küçücük taşlar bile koca bir mahalleyi yeniden bir araya getirebilirdi.
